Pages

Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2009 Çarşamba

Finally...


devlet engeli,şehir engeli,dns engeli derken sonunda girebildim bloguma!öncelikle bir süredir güncelleyemediğim için sayfayı özür diliorum olmayan ama potansiyel okurlarımdan.okul başlayınca ve bu sene 3.5 haftada 1 sınav olacağımız düşünülürse zaten çok fazla güncelleyemeceğim blogu fakat elimden geldiğince yazı yazmaya çalışacağım.yakında yeni yazılarla karşınızdayım.(okuyan hatırlar rapor olayını.çok yakında 2. raporla tekrar karşınızda olacağım!)

10 Eylül 2009 Perşembe

Ben bu filmi izlemiştim!


dün gece bildiğiniz gibi tam bir milli takımlar gecesiydi.hem basketbol hem de futbolda milli takımlarımız rakiplerini yenmek için mücadele ediyordu.basketbolda umduğumuzu bulduk ancak futbolda çok rezil bir futbol maçı izleyerek berabere kaldık.şimdi futbolda dünya kupasına gidemeyeceğiz.basketbolda da bir üst tura çıktık fakat daha ileri gideceğimizi zannetmiyorum.inşallah yanılırım ama öyle olacak gibi.basketbol takımına bakınca mehmet okur yok,mirsad türkcan yok.futbol takımına baksam ceyhun oynuyor,mustafa sarp ya da mehmet topal yok.sanki çok mükemmel bir ülkeyiz anasını satiim,bir de böyle şovlar yapıp tribünlere gönderiliyoruz.herkesin egosu bi adım önde.ulan arkadaş biz tam anlamıyla ne zaman doğru düzgün bir başarı alacaz sporda?ne zaman bir başarı alsak,arkası gelmiyor.sıfır istikrar var.süreyya ayhanlar vardı,halil mutlular vardı,dünya 3. takım vardı...vardı da vardı.hep sonunda patlıyoruz!ywa biz dünya 3. olduğumuzda hangi güçlü rakiple karşılaştık biri çıksın bana söylesin.adam gibi adam olarak rakip sadece brezilya vardı ki onlara da yenildik.ben bu filmleri çook izledim beyler bayanlar!

bizim artık aklımızı başımıza alıp,kişisel problemleri bırakıp Türkiye için çalışmamız lazım.yaw sen koskoca teknik direktörsün,milli takımı temsil ediyorsun.ne demek ya sen tribüne gönderiliyorsun?sen orada Türkiye'yi temsil ediyorsun orada.bu kadar rezil duruma mı düştük yaw.basketbol takımına gelirsek.başımızda bir yabancı teknik adam var.tamam buna bi itirazım yok ama ne demek oyuncunu milli formadan soğutmak?bi sorun varsa oturulur çözülür.bizim en büyük sorunumuz iyi uzun oyuncumuzun olmaması değil mi?ulan all-star olmuş ve batının en iyi uzunları arasında yer alan mehmet okur var.bu adam neden soğutuluyor milli takımdan?niye mehmet okur iyi geçinemiyor arkadaşlarıyla?

usta bu böyle gitmez.her platformda ne kadar güçsüz ve kırılgan bir ülke olduğunu gösteriyoruz.ne kadar istikrarsız ve kararsız olduğumuzu hep gösteriyoruz.koskoca osmanlı bile o kadar yıl hüküm sürmüş.içimizdeki sorunlardan bir imparatorluk yıkılmış.bunun söylenmesi çok kolay ama anlayana gerçekten çok acı birşey.bir imparatorluğu yıkmak ne demek yaw?bak düşman olsan,her gün savaşta olsan o imparatorluğu daha uzun ve daha zorlu yıkardın ama işte içinden bir sorun oldu mu kökünden anlaşılıyor.artık koltuk kavgası,rüşvet,kulis olaylarının bitmesi lazım.biliyorum bu çok ütopik bir fikir ama ülkenizi seviyorsanız bunu yapmak zorundasınız.bunu benim de yapmam lazım.arkadaşlar bu ülke çok kötü yerlere gidiyor bilmem farkında mısınz?bi iki yağmur yağdı diye felaketler birbiri ardına geldi.hani o şehirlerin belediyeleri?

çok fazla kırık ve çıkık var bu ülkede.biri gerçekten bir üflese yıkılacağız gibi geliyor.askerimiz çok güçlü diyorsunuz eyvallah ama askerlerin içinde de çok fikir ayrılığı var.neyse efendim spordan girdik nereden çıktık bende bilmiyorum ama bir spor müsabakasında olanlar bile bizim nasıl bir yolda hareket ettiğimizi gösteriyor!(daha da ağır ve uzun yazardım da zamanım kısıtlı kusura bakmayın)

6 Eylül 2009 Pazar

25’th Hour(2002)


“A Spike Lee Joint” yazısıyla açılıyordu film. Zaten başından iyi bir film olduğu ya da bir eser olduğu anlaşılıyordu. Bunun da verdiği bir heyecanla izledik filmi.Benim 2. izleyişimdi filmi ama ilk izlediğimde o kadar çözememiştim filmi.İlk izlediğim zaman 6 sene önceydi insaf edin biraz!Neyse efendim başında da yazdığım gibi ‘25’th Hour’ bir Spike Lee filmi.Başrollerinde hepimizin yakından tanıdığı Edward Norton,Capote filmi ile Oscar kazanmış Philip Seymour Hoffman ve dizilerden de aşina olduğumuz Billy Pepper oynuyor.
Peki en baştan başlayalım Spike Lee kimdir? Hala bunu bilmeyen densizler varsa hemen cevaplıyorum. Son zamanlarda çektiği en popüler film ‘Inside Man’.Denzel Washington, Clive Owen ve Jodie Foster’ın başolu paylaştığı 2006 yapımı film. Peki başka bilinen filmleri yok mu Spike Lee’nin?He Got Game,Do The Right Thing,Malcolm X,Clockers,Jungle Fever…Gerçekten övgüyü hak eden bir yönetmen.Çoğu zaman filmlerinde ırkçılık temasını işleyen yada New York’un sokaklarını kendine konu edinen ünlü yönetmen için bu film bir milattır.25’th Hour tamamen bildiğimiz Spike Lee filmlerinin dışında.
Filmin konusu şöyle: Eski bir uyuşturucu satıcısı olan Montgomery Brogan hayatında yeni bir sayfa açmak ister. Sevgilisi ile yaşamakta olan Monty’nin evini bir gün polisler basar. Bol miktarda uyuşturucu ve para bulurlar. Monty tam 24 saat sonra hapishaneye atılacaktır. Monty ise onu kimin ispiyonladığını bulmaya çalışır. Bu arada en iyi 3 arkadaşıyla ve sevgilisiyle son saatlerini iyi geçirmeye çalışır.
Bir adamın korkularını en saf haliyle görüyorsunuz bu filmde. Edward Norton’u ayrı bir öpmek istiyorum. Alnından, arkadaşlar lütfen! Mükemmel bir oyunculuk çıkarmış yine. Bu adam yüzünden köpeğim olursa ismini Doyle koyabilirim! Bir de aynada kendi kendine millete sövdüğü sahne yok mu? İşte o sahnede oyunculuğun kitabı yazılmış diyebilirim!
Film o kadar doğal ki eleştirecek bir sürü konu buluyor kendine. Ayrıca da bize eleştirecek bir sürü konu veriyor. İnsan duygularını, iniş çıkışlı hayatları, hayatta nefret ettiğimiz kişileri, sevdiğimiz kişileri ve bu insanların aslında nasıl insanlar olduğunu düşünmemizi sağlıyor. Film tamamen insan doğası ile ilgili harika bir başyapıt. Ayrıca filmin mekânları ve müzikleri ayrı bir güzel, bunları atlamak olmaz.
Sonuç olarak Spike Lee ve Edward Norton’u aynı filmde bulduysanız, kaçırdığınıza pişman olursunuz!

5 Temmuz 2009 Pazar

Sahipsiz Bir Dünya'da Yürüyorum...

Sonunda Fallout 3'ü bütün DLC'leri ile bitirdim!(point lookout hariç-onu da aldım dönüşte oynayacağım).Bethesda'nın(Oblivion ve Morrowind yapımcısı) son oyunu olan ve kimilerine göre geçen senenin en iyi oyunu olan Fallout 3 sonunda bitti.uzun zamandır oynadığım en iyi RPG'lerden biri olan Fallout 3 yine karşımıza devasa bir dünya ile karşımıza çıkıyor.İlk iki oyundan sonrasını konu alan bu oyun 2077 yılında geçiyor.Dünya savaşa girmiş ve nükleer bombalar sonucu bildiğimiz Amerika yerle bir olmuş.Savaş sırasında insanlar yeraltı sığınaklarını geliştirmişler ve Vault'lar ortaya çıkmış.Amerikalıların bu sığınakta yaşayanları kurtulmuş diğerleri ise dışarıda-Wasteland'da ya mutasyona uğramış ya da kafayı sıyırmış bir şekilde yaşıyorlar.
Oyunun başlangıcı iyi kurgulanmış.Doğumdan başlıyor,doğarken anneniz ölüyor,büyüyorsun ve Vault 101'de normal hayatın devam ederken birden alarmlar çalıyor,bir kaos ortamı oluşuyor.ne olduğunu anlamadan öğreniyorsun ki babanız sığınaktan kaçmış.Vault'tan çıkış,olağanüstü haller dışında kesinlikle yasak olduğundan dolayı bir panik ortamı sarıyor etrafı.ee tabii durum böyle olunca herkes senin peşine düşüyor ve babamızın ayak izlerini takip ederek hiçbir zaman görmediğimiz,üzerine yalanlar anlatılan Dışarı'ya(Wasteland'e) çıkıyoruz.Babamızın amacı ise bütün radyasyona uğramış suyu Project Purity ile tamamen zararsız bir su haline getirmek.Tabii ki Project Purity ile ilgili ve Wasteland ile ilgili bir sürü hikayeyi sonradan öğreniyorsun.Tabii oyununun size sunduğu dünya çok büyük(oblivionla kıyaslayamayız tabii ki).yeni yerler ve binalar,çok güzel tasarlanmış bir yıkım...dünya çok güzel tasarlanmış yaw,anlatmakla bitmez.sanki o yalnızlığı siz yaşıyormuşsunuz gibi.yıkık dökük binalar,metrolar...tam bir izolasyon var o dünyada.Oyunun şu ana kadar 4 tane DLC(Downloadable Content) var.Broken Steel,Operation:Anchorage,The Pitt ve Point Lookout.Point Lookout yeni çıktı haberiniz olsun.
Ben hala oyun senaryolarının,film senaryolarına balçiçek pamir! gücünde kat çektiklerini düşünüyorum.kitaplarla da yarışıyorlar derim.Hayatımda çok oyun oynadım ama konusu ve içeriği böyle olan oyunlar zaten efsane oluyorlar.Bioshock,Warcraft,Diablo,Half-Life,Fallout ve aklıma gelmeyen bir sürü oyun.çok var böyle efsane oyun ama biraz kafam iyi olduğundan ötürü hafızam pek iyi çalışmıyor şu aralar.İleride başarısızlıkla sonuçlanmış oyun çakması filmler hakkında yazılar yazacağım ama bu yazımı Fallout 3 ile sınırlandırmak istiyorum.
Bu oyunu bayaa bi geciktirmiştim ama yaz tatili başlayınca hemen bitirdim.şimdi point lookout'a başlayacağım.tabii şu aralar istanbuldayım,adana'ya dönünce başlarım:D

12 Haziran 2009 Cuma

Fullmetal Alchemist-Sen Hala İzlemedin Mi?






"Humankind cannot gain anything without first giving something in return. To obtain, something of equal value must be lost. That is Alchemy's first law of Equivalent Exchange. In those days, we really believed that to be the world's one, and only, truth."-Alphonse Elric
(İnsan ırkı birşey elde etmek için ona eşit değerde başka birşey sunmalı.Bu simyanın eşit takas ilkesidir.Daha çocukken bunun dünyanın bir ve tek gerçeği olduğuna inanırdık.)



Çoğu zaman "Simya" lafını duyarız ama ne olduğunu hiçbir zaman bilmeyiz.Kimya gibi bişeydir herhalde deyip kestirir atarız.Simyacı diye bi kitap vardı,oradan da bi bağlantı yapiim dedim.Simya,bir maddeyi anlamak,parçalamak ve ona eşit kütlede,hacimde(madde yapısının aynı kalması koşulu ile) yeniden düzenlemek.yani kırılmış bir vazoyu tekrar eski haline döndürmek gibi.Fakat bir sorun var.Eşit takas kuralı hiçbir zaman delinemez.Edward ve Alphonse Elric kardeşler küçükken kendilerini terkeden babalarının kitaplarından simyayı öğrenirler.Herşeyden çok sevdikler annelerini de kaybedince,simya ile annelerini tekrar dünyaya döndürmeye çalışırlar ancak "İnsan Dönüştürme" kesinlikle yasaklanmıştır ve bu tekniği kullanan herkes cezasını çekecektir.Edward simyayı yaparken,kolunu kaybeder ve kardeşinin vücudu "Büyük Kapı"ya doğru sürüklenir.Bunu son anda farkeden Ed ayağı karşılığında kardeşinin ruhunu bir zırha mühürler.Simya'da daha da ilerleyip vücutlarını tekrar eski haline dönüştürmek isteyen iki kardeş en sonunda,Eşit Takas kuralına gerek duymadan simya yaptırmaya yarayan "Filozof Taşı"nı aramaya koyulur.Fakat bu yol gerçekten çok engelli ve bi o kadar da sonu görünmeyen bir yoldur.





Anime izlerim,severim ve izlemeyenlerin çok şey kaçırdığına inanırım ama o kadar iyi anime izleyicisi olduğumu söyleyemem.Küçükken Captain Tsubasa,Naruto,Dragonball,Pokemon vs. izledik.Hepimiz izledik Tvlerden.Artık internetten neredeyse bütün animelerin bölümlerini izleyebilirsiniz.http://www.animefreak.com/,animethat.com,animeizle.net,http://www.cizgiport.com/ gibi sitelerden izleyebilirsiniz.Fullmetal Alchemist gerçekten uzun zamandır izlediğim en iyi anime.Kesinlikle tavsiye ediyorum.Şimdi sırada Death Note,Cowboy Bebop ve Ghost in Shell var.Hadi bakalım kolay gelsin banaaa:D(bu arada FMA'in son bölümü çok hoş,oraya kadar gelirseniz ne demek istediğimi anlarsınız:D)

11 Haziran 2009 Perşembe

Rapor-1




Öncelikle bayaadır yazı yazamadığım için üzgünüm ama bunun nedenini aşağıdaki yazımda anlattım.Şimdi bu son 2 ayda izleyip de aklıma takılanmn filmleri,dinleyip de dilime dolaşan albümleri sizlerle paylaşacağım...(bu geçen sürede o kadar çok film izledim ve müzik dinledim ki tabii arada unuttuğum albüm ve filmler olabilir,hatta bu yazdığım şeyleri bile önceden izlemiş ya da okumuş olabilirim...hatta ben bu yazıyı niye yazıyorum ki:D)

Öncelikle filmlerden başlayalım.İlk filmimiz IQ(1994).Başrollerini Meg Ryan ve Tim Robbins'in oynadığı film gerçekten çok eğlenceli ve bi an bile sıkılmadan izleyebileceğiniz romantik komedilerden.Film Albert Einstein'in yeğenine aşık olan bir otomobil tamircisinin,hayatının aşkını bulması ve onu kaybetmemek için elinden gelen herşeyi yapmasını anlatıyor ama Einstein'in yeğeni sadece zeki erkeklerden hoşlandığı için başlarına bayaa bi bela alıyorlar.Ayrıca bu filmde Albert Einstein rolündeki merhum Walter Matthau'yu da unutmayalım.

İkinci filmimiz Once(2006).Başrollerde Glen Hansard ve Marketa Irglova.Tam bir romantik film olan 'Once' anlatılmaz,yaşanır denilen türden bir film.Sokakta çaldığı şarkılarla para kazanmaya çalışan bir adamın karşısına bir gün bir kız çıkar ve...Şimdi harbiden ben bu filmin konusunu nasıl yazayım,izleyin görün beaa!!Film sanki bir müzikal gibi,çok güzel müzikler eşliğinde ilerliyor,o müzikler zaten sizin içinize işliyor ama işte yalnz izlenmiyor.Ben zaten bu romantik filmleri erkek erkeğe ya da yalnız izlenmesine kılım arkadaş.Böle insan izlerken çok büyük bir "ooofff ulan oooofff" çekiyor.Çekmiyo musun kardeşim!?Kızla izleyince öyle mi oluo ama...Hele zaten kız arkadaşı ile aksiyon filmine gidenlere buradan 5 Balçiçek Pamir gücünde uçan tekme atmak istiyorum.Bizim bi arkadaş,daha yeni kız arkadaş yapmış,4.buluşmaları.Mevsim bahar ve sinema...gerisini anla işte ama ne göreyim,salak eleman bu kızla "Saw" izlemeye gitmiş.Dedim ben senin taaaaaaa...neyse filme geri dönelim.Film çok hoş.Kesinlikle tavsiye ederim!

Son filmimiz ise IP Man(2008).Başrollerinde ise Donnie Yen ve Simon Yam oynuo(Onlar kim lan?).Neyse,ben Fearless'tan beri böyle bir uzak doğuı filmi izlediğimi hatırlamıorum.Senaryo gerçek bir hikayeden alınma.Senaryo,dövüşler,mekanlar,müzikler...Çinliler bu sefer yapmışlar hacı,diyecek bişe yok.Şimdi filmin konusunu yazarsam çok uzun olacak,en iyi siz izleyin gitsin:D

Albümlere geldi şimdi sıra...İlk olarak benim en sevdiğim grup olan Dream Theater'ın Black Clouds & Silver Linings adlı albümünü incelemeye geldi.Şimdi SC'tan sonra bizim gibi aklını DT ile bozmuş olan fan kitlesi,çok sağlam bir albüm bekliyordu çünkü SC gerçekten çok iyi bi albüm olmuştu(bence!).Haziranda çıkacağı söylenen yeni albüm için beklemeye başladık ve Lastfm'de duyduğum,albümün ilk iki parçası internete düşmüş konuşmalarından sonra zar zor buldum bu parçaları.dinledim ama ne göreyim(veya duyayım:D).o iki şarkı(özellikle nightmare to remember) çok patlaktı.Anlamsız ve saçma bağlanan sololar,sanki melodic metal yapıyomuş gibi bi iki gıtlama(bana da sormayın bende bilmiom ne anlama geldiini,birden kıçımdan çıkıverdi).Sonunda albüm elimize geçti ve gerçeği gördük.Diğer şarkılar daha iyi ve daha oturaklı ancak şarkılar gereksiz uzun olmuş.Aslında bu şarkılar çok iyi şarkılar ama biz DT bazında konuşuyoz yoksa ohoooo...Neyse konserine gidecez mecburen ama bu albüm olmamış Portnoy,adam gibi oturun,çalışın,olmadı bi de Miami yapın ama bi daha böyle karşıma gelmeyin.Şimdi dağılın hüleaaaaayyynn!!!!

İkinci albümümüz yukarıda yazdığım Once filminin soundtrack'i.Albümün ismi ise Once Soundtrack("yemekten Once,aç karnına" olacak hali yoktu:D).Müziklerin ne kadar iyi olduğunu size söylemiştim zaten önce ama yine de bu albümü dinlemeniz lazım.Akustik gitar ve piano'nun neler yapabildiğine birde siz şahit olun.

Üçüncü albüm ise bayaadır dinlemediğim ama her dinlediğimde daha bi zevk aldığım Porcupine Tree'nin In Absentia albümü.Bu albüm PT'nin en iyi albümleri arasında yer alır ve şarkıları o kadar hoştur ki,bi yandan hüzünlenir,bi yandan yerinizde duramazsnz.Çok sağlam bi albüm olduğu aşikar ama eski bi albüm.Muhakkak dinleyeniniz vardır.Şimdi benim vesilemle bi daha dinlersiniz artıkın!

Dördüncü ve son albüm PT'nin kilit üyelerinden Steve Wilson ve İsrailli Pop müzik sanatçısı Aviv Geffen tarafından kurulmuş olan Blackfield adlı grubun Blackfield adlı albümü.Uzun zamandan beri dinlediğim en sağlam albümlerden biri olduğunu söyleyebilirim.Zaten bu Steve neye elini atsa güzel şeyler ortaya çıkarıyor.Küçükken de böyleydi bu,çok fırlamaydı.Az dayaaamı yemedi velet.Neyse efendim bu albüm de bir prog-rock albümü.Tavsiye edilir!

Bir raporun sonuna böylece gelmiş bulunuyoruz.Tabii burada çok film ve müzik var.Belki bunlardan daha iyilerini izlemiş yada dinlemişimdir ama hatırlamıyorum.Onları diğer raporlarımda sunarım umarım.Adios Amigos!

19 Mayıs 2009 Salı

Birgün Herkes Örovizyon'lu Olacak


Eveet şimdi o malum gece ve o malum konu hakkında yazı yazmazsak olmaz değil mi?herşey o 16 mayıs gecesi başladı.hava bulutlu ve gökyüzünde dolunay vardı.dışarıda sokaklar boş,sadece köpeklerin havlamaları ve göremediğin ama orada olduğunu bildiğin insanların ayak sesleri geliyordu.yerden inanılmaz bir sis yükseliyordu.bir çakal boş sokaklarda ilerliyordu ama birden duyduğu bir ses ile irkildi.kafasını kaldırmasıyla pencereden gördüğü görüntü ile şok oldu ve birden kendinden geçti.görüntü ise 45 yaşlarında bir kadının Hadise'nin Düm Tek Tek şarkısı ile göbek atması ve etrafındakilere de attırması oldu.Güzelim Türkiyemde herhalde çekirdek satışlarının,göbek atışlarının ve bağırış-çağırışların rekorunu kırdığımız bir geceydi o gece.Tabii ki herkes her sene olduğu gibi birincilik bekliyordu yarışmacımızdan.her sene olur ya tipiktir hani,işte bizim yarışmacı yutuuubda tıklanma rekoru kırdı,izlenme rekoru kırdı.gelen izledi giden izledi.avrupayı salladı yine bizimkiler,anketlerde açık ara öndeyiz falan muhabbetleri.nooldu üstad?yine münasip bi yerimizde patladı.bana kimse savunmasın arkadaş,şarkımız güzel diildi!ayrıca sahne olayı sertab erenerden beri aynı.hep bi göbek atış falan filan...yaw kardeşim yeter tamam anladı millet olayı.Türkiye deyince milletin aklına kebap,Atatürk,bıyıklı erkekler,dansöz vs vs. şeyler gelio.her dakka bunları göstermek mi lazım?hep kendimizi kandırıoz zaten bu şarkı birinci olur falan die.ben daha sertab'tan sonra ki katılanlara birinci olamaz diyen bi adam görmedim.Hadise'ye gelince...gerçekten emek vermiş.son şovunda sesi çok kötüydü ama hastaymış sanırsam.Birinci olan Norveç hiç iyi değildi bence.daha doorusu şarkı güzel ama birinci olması olmadı bence.almanya,moldova ve izlanda iyidi izlediklerim arasında.hepsini izleyemedim zaten.toplasan 25 ülkenin 8-9'unu izlemişimdir.neyse komşuvizyon ve herseneolduğugibiyineelimyakandavizyon bu sene de bitti.önümüzdeki sene Norveç'ten bildirmek üzere şimdilik hoşçakalın(tam spiker kapanışı yaptım hea:D)

1 Mart 2009 Pazar

Seni tüm kalbimle...ııııhhh....tüm kılcal damarlarımla seviyorum?!?!?!


Efennim bildiğiniz gibi ülkemizde IQ düşürme ve bilimum saçmalık abidesi yarışma ve programlar kervanına bir yenisi daha eklendi:'Yabancı Gelin'.Erkekler ve anneleri,karşılarında ise yarışmaya katılan gelin adayları.Erkekler basit olarak kızlardan bazılarını beğenecekler,anneleri ile anlaştıracaklar ve evlenecekler.Basit olarak programın konusu bu ama programda bunun dışında herşey oluyor.Sadece olması gerekeni iki kişi yapıyor;Konyalı Halim ve Nereden Olduğu Belli Olmayan Gelusa(doğru yazdım sanırsam).Onlara bitiyoruz,onlara ölüyoruz,onlara tapıyoruz.Konyalı Halim'in geçen bir sözü vardı yanlış hatırlamıorsam aynen şöyleydi(kafam güzeldi yanlış hatırlıyor olabilirim):"ben Gelusa'yı bütün kalbimle ve ııhhhh bütün kılcal damarlarımla seviyorum".Oldu olacak lenf nodüllerinle ve ganglionlarınla da sev tam olsun a.q.Birbirlerine deli gibi aşık olan bu ikilinin rol yaptığı bi kere izleseniz hemen beyninize şlannkkkk die kazınıyor.En azından Gelusa bacımız deli gibi rol yapıor.Meyva sulu gözyaşları,bir ingiliz gibi anne eli öpmeler.Hatta Gelusa adlı gelinimizin bir film çektiği bile ortaya çıktı.Filmin ismi ise Ice Scream: The ReMix.Imdb'de bu film ile bilgiler yer almakta.Ayrıca bu kızın nasıl oluyor da aşağıdaki linkteki kız oluyor hayreTT!!!!!Gerçi programı bi yerde destekliyorum.Programda bir içim suluk hatunlar var.Kendileri taş,kaya vs. gibi kızlar.Peki ben bunları nereden biliyorum.Evde kimsenin olmadığı bir gece,bu programı sıkıntıdan izledim,izleye izleye içtim,içe içe kafam iyi oldu ve tekrar izleye izleye beynim pelteye döndü.


http://www.yabancigelin.org/wp-content/uploads/2009/01/gelusass1.jpg

11 Şubat 2009 Çarşamba

Beni benden alırsan,seni sana bırakmaaaaamm....




insana sorarlar bu güzelliği nereden aldın diye?yaw kardeşim tamam nicole kidman bi yana,liv tyler bi yana ama red alert 3 oynadığımdan beri gözüm senden başkasını görmüyor.zaten seni görünce içimdeki alarm devreye giriyorrr!!!Resimlerinin de yanda bulunduğu bu kişinin ismi Gemma Atkinson ve onun hakkında başka bi phok bilmiyorum ama onu seviyomm:Dçok güzel hatun yaw bi baksanıza şuna.bi kere benim abazan top 10'uma kesin girdin.bu ne güzelliktir yahu!!o gözlerinin rengi sanki maya tapnaklarının saklandığı o ormanların yeşili ya da yozgat yeşili,peki o kıvrımlara ne demeli?o ne endamdır,o nasıl bişeydir üstadlar!?!?gerçi EA yapmış yapacağını,red alert 3 oyun olmaktan çıkmış,çok güzel dişiler var oyunda ama bu başka bi boyut.çok beğendim ben seni,neden bilmiyorum?!annemi,babamı alıp geliyom oralara,seni President Ackerman'dan isteyeceğim(Red Alert 3 oynayanlar anlar).sen okeysen,bende olrayt olarak sana eşlik ederim gülüüüm...

8 Şubat 2009 Pazar

Amanın da aman Deep Purple da gelirmişşş...Abucubucubuuuu


Bu yaz için senenin başından beri içimde iyi hisler vardı.kesinlikler bu yaz metallicadan sonra yine çok büyük bi grup gelecekti.ben umarım iron maiden olur diyordum(belki gelirler bilmiyorum gerçi ammmaaa!!).sonra birde ne göriiim 20 temmuzda onlar geliodu.evet onlar a.q...deep purple.alt grup olarak mor ve ötesi çıksın die bi espri yapmayacağım ama çıkarlarsa şaşmam!!gerçi ritchie blackmore yok ama olsun steve morse var.o da çok iyidir.gerçi ben blackmore'un bir nevi solo olan Blackmore's Night adlı projeyi hiç desteklemiyorum ama adamın deep purple verdikleri tartışılmaz.bu gruptan kmler geçmedi ki...satriani,coverdale,blackmore,lynn turner...şimdiden para biriktirmeye başladık hepimiz,zannediyorum ki kuruçeşme arena bize biraz dar gelebilir.çok zor zamanlarımda when a blind man cries,coştuğumda bi ted the mechanic,arada bi child in time,perfect strangers,hush...neyse gelsinler de bize de görmek nasip olsun